Beslenme davranışlarına çevresel faktörlerin etkisi

Türk halkı dünyada belki de çevreye göre hareket eden ender toplumlardan biridir. Davranışlarımızı acaba komşu ne der, çevre yadırgar kaygıları ile şekillendiririz çoğu zaman. Hal böyle olunda yediklerimize dahi etkisi büyüktür çevrenin. Kalıtsal etkilerin, yetiştirilme biçiminin ve kültürün iştahımız ve yemek yeme biçimimiz üzerinde diğer bütün etkenlerden çok daha güçlü bir etkiye sahip olduğunu yapılan çalışmalar sıklıkla göstermektedir.

Tarihten günümüze bir yolculuk yaptığımızda, yer sinilerinden, sofra düzenine, çala kaşık yenen tencere yemeklerinden batı mutfağına kayan ulusal beslenme alışkanlıklarımızın hızla değiştiğini görüyoruz. Göçebe bir toplum olmaktan kalma alışkanlıklarla örülü Türk yemek kültüründe tarih boyu pek çok akımın etkisi olmuştur. Günümüzde ise, ülkemize farklı dünya mutfaklarının girişi, televizyon ve sinema filmlerinin yansımasıyla edinilen izlenimler, wellness (iyi olma hali) ve model imajı ile her daim diyette olma hali ve junk (yani çöplük besinler) tüketim ile hızlanan fast food fanatizmi çok renkli beslenme dünyaları oluşmasına neden olmuştur.

Kim bilir kaç kere televizyon izlerken bir anda tatlı krizine tutuldunuz, dumanı üzerinde pizza reklâmını görüp en yakın restoranı aradınız, hiç aklınızda yokken bir paket bisküviyi yiyiverdiniz öyle değil mi? Adeta film izlemekle özdeşleşen popcorn ve kola içme alışkanlığını saymaya bile gerek yok sanırım. Bu konu üzerinde yapılmış 120 farklı araştırmanın değerlendirildiği çalışma sonuçları; 2-11 yaş grubundaki çocukların, besin seçimlerinde reklamlardan etkilendikleri, cezp edici besin ve içecek reklamlarının yüksek kalorili, besleyici içeriği düşük ürünleri tercih etmelerine yol açtığını göstermiştir. Bu olumsuz tablonun uzun vadeli olup olmadığı ise henüz kesinleşmemiştir. Yani 12-18 yaş grubundakilerin gıda pazarlayan reklamlardan ne derece etkilendikleri bu çalışma sonuçlarında netlik kazanmamıştır.

Hayatımız süresince yaklaşık olarak 150 000 kere yemek yiyiyoruz. Nefes almak gibi vücudun otomatik olarak gerçekleştirdiği davranış dışında neredeyse hiçbir davranışı yemek yemek kadar çok tekrarlamıyoruz. Yediklerimizle aramızdaki ilk bağ çocukluk yıllarında atılır. Yetiştirme şeklimize göre hepimiz farklı programlanmışızdır. Yemek saatleri; aile sevgisi, anne şefkati veya aile fertlerinin toplandığı sıcak anlar olarak tatlı imajlardır hafızalarımda yüklenen ya da tatlı bir ödüldür doğru davranışlarımızı takdir etmek için kullanılan. Tüm bu pembe tablonun aksi de olabilir, kötü bir anıdır ve kara listeye girmiştir çoktan annenizin burnunuzu tıkayarak yedirmek istediği enginar, ya da gizlice yenecektir sizden saklanan şekerlemeler, vazoyu kırdığınız için ceza olarak verilmeyen çikolata… 

Yabancıların ‘comfort foods’ dedikleri kişileri rahatlatan gıdalar artık yemek yeme eylemini fizyolojik açlık olmaktan zevk alma boyutuna taşımaktadır. Bu ayrımı anlayabildiğimiz anda doğru adımlar atabilir, yemek için yaşamaz, yaşamak için yeriz.

Aşağıda hepimiz sıklıkla karşılaştığı bazı tipik senaryolar eşliğinde neden bazı durumlarda spedifik bazı gıdaları tüketmeye daha yatkın olduğumuzu açıklamak istiyorum:

1. İş ortağınız ya da sevgilinize bir haftadır sinir oluyorsunuz, güzel bir uykuya hasretsiniz… 1 paket cips en vefalı arkadaşınız oldu bir anda değil mi? Cipsler mideye indikten az sonra üzerinize ağırlık çöktü ve kendinizi sersemlemiş hissediyorsunuz ama sorunlar da artık azalmış gibi geliyor muhtemelen…….

2. Kendinizi yorgun, sıkılmış ve yalnız hissediyorsunuz. Sonuç, kızarmış nar gibi tavuk kanatlar ve patatesler yardımınıza koşuyor.

3. Telaşlı ve heyecanlı olduğunuzda farkında olmadan bir şeyler atıştırıyorsunuz ve o şeyler genelde sizi ani hazlar veren junk besinler oluyor …

Biz her ne kadar karın bölgemizi adeta bir can simidi gibi saran yağları sevmesek de vücudumuz yağları kötü gün dostu olarak görür. Her gram başına denk gelen enerji paritesi de yüksek olduğundan metabolizmamız yağ için her zaman isteklidir, içgüdüsel hayranlığı ve fizyolojik yatkınlığı da vardır. Yapılan çalışmalar, galanin denen bir nöropeptidin yağ alımını indükleyici etkisi olduğunu göstermiştir. Yağlı besinler yediğimizde beyin daha fazla galanin salgılamakta bu da neden çikolatalı bir bisküvi yediğimizde kendimizi durdurmadığımızı açıklamaktadır.
 

Psikolojik perspektiften bakıldığında ise insanlar iki nedenden ötürü stres halinde yağlı besinleri istemektedirler:

1. Küçük bir çocukken her ağladığınızda çikolata veya diğer abur cuburlar ödül olarak verilmiştir.

2. Stres anında oluşan ‘savaş ya da kaç’ mekanizması . Yağlı besinler stres anındaki kriz yönetiminden sorumlu dopamin ve nor-adrenalin hormonlarını artırırlar.
 

Çocuklukta edinilen bu alışkanlıkların, çevrenin de etkisi ile birleşerek artan kilolar olarak geri dönmemesi için öncelikle tuzağa düştüğünüz açık kapıları kapamasını öğrenmeli, canınızın abur cubur istememesi için vücudu aç bırakmamalı, gerçekten atıştırmak istediğiniz anlarda da tabii ki porsiyon kontrolü yapmayı öğrenmelisiniz. Korkmayın arkanızdan ne cips ağlar ne de kızarmış patates.